GENÇ DÜŞÜNCE

SITE SLOGAN

Monday, May 21st

Son güncelleme12:23:46 PM GMT

You are here: Düşünce Araştırma / İnceleme Özgürlüklerin Çakışması Durumunda Öncelik Hakkı Problemi

Özgürlüklerin Çakışması Durumunda Öncelik Hakkı Problemi

e-Posta Yazdır PDF
resimyaratir
ceride2

 

Bu başlık altında, bireysel özgürlük ile tüzel bir kişilik olarak devletin özgürlüğünün karşı karşıya gelmesi durumunda, öncelik hakkı problemini ele almak istiyoruz.

 

İslam sisteminin bireye öncelik verdiği hususlar olduğu gibi, devlete öncelik verdiği yerler de mevcuttur. Dolayısıyla mutlak olarak bireyin devlete veya devletin bireye önceliğinden bahsetmek isabetli değildir. İlahi emirler hangisine öncelik vermişse, öncelik hakkı ona aittir. Belki de bu konuda bir denge olduğunu söylemek daha yerinde olacaktır.

 

Ontolojik cevheriyle varlık alemine bağlı, bağımlı, sonlu, sınırlı ve ölümlü de olsa fert; İslam nazarında gerçektir yani kendi başına sorumludur. Birey, ümmetin tekil cüzüdür1[1] ve fakat tek başına Allah karşısında sorumludur.2[2] Bu sorumluluk karşılığında da Allah’ın kendisine verdiği haklar ve görevler ile özerktir.

 

Bireyin devlete önceliğine örnek olmak üzere kısas konusunu ele alabiliriz. “...Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine (mirasçısına), (hakkını talep hususunda) bir yetki verdik; o da öldürmede ölçüyü aşmasın...”3[3] Burada yetkiden maksat, kısas istemini meşru ve adil kılan salahiyettir. Bundan şu prensip ortaya çıkıyor: Suç teşkil eden her öldürme olayında, asıl olan davacıdır. Öldürülenin velisi devlet değil odur. Kan diyetiyle yetinerek yahut da diyet bile almadan, öldüreni kısas edilmekten kurtarmak ve affetmek, bu veliye ait bir haktır. Devletin ise bu konuda af yetkisi yoktur.4[4] Maktulün velisi, katilin kısas edilmesi amacıyla, bu husustaki kanunu uygulamayı devletten isteme hakkına sahiptir. Devlet bu hakka karışamaz. Ancak aynı kısas olayında; kanunun uygulanmasını isteme hakkı öldürülenin velisine ait olsa da, intikam almak amacıyla kanunu bizzat kendisi uygulayamaz. Çünkü kanunu uygulama hakkı devlete aittir. Görüldüğü üzere, kanunun uygulamasını isteme hakkı bireyi öncelikli kılarken, kanunu uygulamada öncelik devletindir.5[5]

 

Birden fazla evlilik olayı da konumuz açısından şu şekilde değerlendirilebilir. “Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın ve şayet bu durumda adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir eşle ya da kendinize ait bir cariye ile yetinin. Zulmetmemeniz için bu daha uygundur.”6[6] Söz konusu ayette, birden fazla evlilik yapabilme yetkisini Allah Teala, fertlere vermiştir. Ferdin şahsi kararı esastır. Devlet müdahil olamaz. Bu konuda devletin yapabileceği şey, ayette de işlendiği üzere bir kadınla evliliği tavsiye etmek ve bu konuda vukuu muhtemel haksızlıkları önleyici bazı düzenlemeler yapmaktır.

 

Dolayısıyla, genel bir maslahat söz konusu olduğunda veya serbest bırakıldığı taktirde ciddi bir mefsedet olacağından korkulduğunda bazı mübahları kısıtlamak, devletin haklarından sayılmıştır. Mesela, Hz. Peygamber, insanların açlık veya yokluk içinde bulundukları bir sırada, kurban etlerinin üç günden fazla bekletilmesini yasaklamıştır.7[8]

 

İbnu’l-Cevzi’nin Hz. Ömer ile ilgili olarak naklettiği şu haber de konu için bir örnektir. Hz. Ömer, etin Medine’de azlığını dikkate alarak, kişilerin haftada peş peşe iki gün et yemesini yasaklamıştır.8[9]

 

Hz. Peygamberin “Fiyatları ayarlayan, (piyasayı) daraltan, kısıp bolaltan Allah’tır. Ben boynumda hiç kimsenin hakkı bulunmaksızın Allah’a kavuşmak istiyorum” hadisini, devletin piyasaya müdahalesi açısından değerlendiren Yusuf Karadavi, şöyle demektedir: “Hadisi şerifte, işleri ve insanları bozulmuş, piyasasıyla oynayan vurguncu ve ihtikarcılar türemiş bir toplumda fiyat tahdit ve kontrolünün yasaklığına dair herhangi bir delalet yoktur ve söz konusu böyle bir cemiyette fiyatları tahdit ve kontrolün Resulullah’ın kendi dönemi için korktuğu haksızlıkla alakası yoktur. Bilakis, piyasayı ellerinde bulunduran bu tamahkar ve açgözlü vurguncuları kendi hallerine bırakmak, insan kitlelerini onların amansız pençesine terk etmek, asıl önlenmesi gereken bir haksızlık ve ortadan kaldırılması icap eden bir tehlikedir.”9[10]

 

Özgürlüklerin çakışması durumunda ‘öncelik hakkı’ probleminin en hassas olduğu konulardan biri de devlet başkanının “veto hakkı” meselesidir. “Hz. Peygamberin veya hemen onu takip eden halifelerin veto hakkını kullanıp kullanmadıklarını kategorik olarak söylemek mümkün değildir. Peygamber konusundaki sorun biraz özeldir, çünkü Peygamber önceden “Allah’ın bana vahyetmiş olduğu emir böyledir” demişse, hiçbir tartışma mümkün değildi ve her müslüman istekli olarak onu boyun eğerdi. Ancak hakkında vahyin bulunmadığı ve Peygamberin kendi kişisel ve beşeri düşüncelerine dayandığı meselelerde, kendi kişisel tercihine karşı olan çoğunluğun görüşünü kabul ettiği örnekler çoktur. Mesela, Uhud Savaşı sırasında şehrin içinde kalarak Medine’yi içerden savunmak şeklindeki tercihine rağmen, şehri terk ederek düşmanı Uhud’da karşıladı. Hatta şu ifade Hz. Peygambere isnad edilir: ‘Ebu Bekir ve Ömer ortak bir görüşü benimsiyorlarsa, ben onlara karşı gelmem.’10[11] Bu prensip Kur’an’da iyice tanımlanır: “(Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiyete bindiği zaman Allah’a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”11[12] Tartışma anında fikirlerde samimiyet ve bağımsız düşünüş, ancak karar verildikten sonra, kişisel görüşe karşı da olsa sonuca sebat, itaat ve tam uyulması esastır. Burada bencillik yoktur, toplumun maslahatı her şeyden önemlidir.”12[13]

 

Hz. Ebu Bekir’in ileri gelen büyük bir sahabe topluluğuna karşı veto hakkını kullandığı, zekat vermek istemeyenlere ve yalancı peygamberlere karşı savaş ilan etmek suretiyle onların karşıt görüşlerini veto ettiği söylenmektedir.

 

Ebu Bekir Sıddik (r.a.) ile ilgili olarak bu konuda delil diye ileri sürülen iki olay mevcuttur. Bir üçüncüsü yoktur! Bu iki hadise; Üsame ordusunun gönderilmesi ve mürtedlerle savaş kararı meseleleridir. Kaldı ki, Ebu Bekir (r.a.) bu her iki meselede de, kendi şahsi görüşüyle hüküm vermiş değildi; her ikisinde de delili Kur’an ve Sünnet’ti. Üsame ordusunu göndermedeki delili şuydu: Resulullah (s.a.v.)’ın vefatlarından önce vermiş bulundukları bir kararı, onun halifesi sıfatıyla uygulaması gerekiyordu. Mürtedlerle savaş konusundaki delili ise şu idi: Namazla zekatı birbirinden ayıran ve ben namaz kılarım ama zekat vermem diyen kimseler, meşru yönetime haksız yere isyan etmiş olurlar ve “La ilahe illallah diyenlere karşı nasıl kılıç çekilir?” diyenlerin delilleri kabul edilir bir delil değildir. İşte bu iki delildir ki, Ashab-ı Kirama, Hz. Ebu Bekir’in görüşüne boyun eğdirmiştir. Şayet bu bir veto hakkı ise, Kur’an ve Sünnet’e aittir; yoksa devlet başkanına ait değildir! Fakat gerçek şu ki, buna veto hakkı demek kesinlikle yanlıştır. Zira sahabeler, Hz. Ebu Bekir’in getirdiği deliller karşısında ikna olmuş ve onun bu delillerinin doğruluğunu itiraf ederek daha önceki görüşlerinden vazgeçmişlerdir.13[14]

 

Konu hakkında Abdulkerim Zeydan şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Devlet başkanı çoğunluğun görüşüne kani olmazsa, meseleyi bir hakem heyetine havale edebilir. Hakem heyetinin fikri de onu tatmin etmezse kendisi, ihtilaf konusundaki kararını bildirir. Eğer halk veya çoğunluk başkanın görüşünü desteklerse karar kesinleşir. Halk veya çoğunluk başkanın görüşünü tasvip etmediği taktirde, devlet başkanı halkın görüşünü kabul etmeye mecburdur. Aksi halde istifa etmek zorundadır.”14[15]

 

Al-i İmran suresinde “...İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere azmettin mi de Allah’a güvenip dayan...”15[16] ayetinde geçen “azmetmek” kelimesinin ne demek olduğu Hz. Peygambere sorulduğunda şu şekilde cevap verir: “Görüş sahiplerine danıştıktan sonra görüşlerine uymaktır.”16[17]

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki; insanlar tartışmaya açık bir meselenin doğruluğunu tartıştığında, sonunda çoğunluk doğru veya doğruya en yakın bir karara varacaktır. Mantıken çoğunluğun da yanılabileceği düşünülebilse bile, azınlığın yanılma ihtimali daha yüksektir. Öyleyse doğru olan çoğunluğun kararına uymaktır.17[18] “Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra, Peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!..”18[19]

 

özgürlük, hak, hukuk, mazlum, zulüm, istişare

 

19[7] Bk., Mevdudi, Sünnetin Anayasal Konumu, Terc. Durmuş Bulgur, Halid Zaferullah Daudi, Dizgi Ofset, Konya 1997, s.247-254

 

1[1] İslam’da hukuk temelinde örgütlenen bireyler ve ümmet, devletten önce ve onun üstündedir. Müslüman birey küçük bir ümmet, ümmet büyük bir bireydir. Bulaç Ali, İslam ve Demokrasi, s.166

2[2] Bk., Bulaç Ali, İslam ve Demokrasi, s.158

3[3] 17 İsra 33

4[4] Bk., Mevdudi, Modern Çağda İslami Meseleler, s.300

5[5] Bk., Mevdudi, Modern Çağda İslami Meseleler, s.301

6[6] 4 Nisa 3

7[8] Bk., Şafii (150-204 H.), Er-Risale, Tahkik ve Şerh: Ahmed Muhammed Şakir, El-Mektebetu’l-İlmiyye, Beyrut tsz., s.235-240

8[9] Bk., Karadavi, İslam Hukuku, s.60

9[10] Karadavi, İslam Hukuku, s.194-195

10[11] Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, I-331

11[12] 47 Muhammed 21

12[13] Hamidullah, İslam Anayasa Hukuku, s.119

13[14] Bk., Mevdudi, Modern Çağda İslami Meseleler, s.308

14[15] Zeydan Abdulkerim, İslam’da Fert ve Devlet Münasebetleri, s.102-105

15[16] 3 Al-i İmran 159

16[17] Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, I-331

17[18] Bk., Muhammed Esed, İslam’da Yönetim Biçimi, s.111-113

18[19] 4 Nisa 115; Bu ayet icma-ı ümmet ile doğrunun ortaya çıkacağını ve ona uymanın gerekli olduğunu göstermektedir. Bk., Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, I-438

19