GENÇ DÜŞÜNCE

SITE SLOGAN

Monday, May 21st

Son güncelleme12:23:46 PM GMT

You are here: Edebiyat Tenkid Felsefi Tasavvufun Bazı Çıkmazları

Felsefi Tasavvufun Bazı Çıkmazları

e-Posta Yazdır PDF
sembolizm_mevleviler
Light_dispersion_conceptual

 

Tasavvufî-İşarî Anlayışta Sembolizm

Erbabınca değişik şekillerde tarif edilen tasavvufu “Allah’ın rızasına nâil olabilmek için güzel ve ulvî olan her çeşit huy ve ahlakı kazanma girişiminde bulunmak, çirkin ve süflî olan her nevi huy ve davranıştan da uzaklaşmaya çalışmak” şeklinde tanımlamak mümkündür.[1] Bu anlamdaki bir tasavvufun ileri gelenleri, Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalmaya özen göstermişler, bunu müritlerine de tavsiye etmişlerdir. Örneğin, Ebu Yezîd Bistamî      (V. 264/858) şöyle der: “Havada bağdaş kurup oturma kerameti gösteren bir adam gördüğünüz zaman, emir ve nehiy hududunu koruduğunu, sünnete tabi olduğunu ve Hakk’ın hukunu yerine getirdiğini görünceye kadar ona inanmayınız.”[2] Gerek tasavvuf ehlinin gerekse tasavvuf dışından gönül sahiplerinin itibarını kazanan Cüneyd Bağdadî’ye (V. 279/908) göre de “Resulullah’ın sünnetine ait olan yollardan başka bütün yollar halka kapalıdır; yani o yolların hiçbirisi insanları Hakk’a götürmez. Ömrünü Hak zikriyle geçiren bir kimse, bir an için ondan yüz çevirse, kaybı o güne kadar olan kazancından daha çoktur.”[3] O, tasavvuf yolunun ve âlimlerinin Kur’an ve Sünnetin esaslarına bağlı kalması gerektiğini,[4] şüphe çukurlarına düşmemek ve bid’at karanlıklarında kaybolmamak için bu iki meş’alenin ışığına ihtiyaç olduğunu vurgular.[5]

Ancak sonraki dönemlerde, özellikle tasavvufun tarikatlerle kurumlaşıp felsefi bir şekle bürünmesinden sonra Kur’an ve Sünnet’in esaslarına bağlı kalma hassasiyeti zayıflamış, ciddi tartışmalara yol açacak tasavvufî-işarî tefsirler, yorumlar yapılmıştır. Bu tartışmalar, işin içine ehil olmayan kimselerin de girmesiyle daha da artarak devam etmiştir.

Nasıl ki dine önem veren bir toplumda ortaya çıkan her fırka, düşünce, hatta siyasi grup bile kendisini dine, dinin temel kitabına dayandırmak durumundaysa, tasavvuf da elbette referans olarak Kur’an’ı gösterecek, görüşlerini Kur’an ile savunmak durumunda olacaktı. Kaldı ki, tasavvufun uğraş alanı da bunu gerektirmektedir.[6]

Tasavvufî-işarî anlayışın hareket noktası,[7] Kur’an ayetlerinin gerçek manalarının, lafızlarının ötesindeki derin anlam ve düşünceler olduğudur.[8] Onlara göre gerçek mana, lafızların basit zahir manalarıyla sınırlı değil, bilakis bunun çok ötesindedir.[9]

Görünen o ki, Kur’an ayetlerinin zahir ve batın diye tevil edilmesi geleneği, Batınilik yolundan tasavvufa geçmeyi başaran en büyük problemlerden biri olmuştur.[10] Hatta bu gelenek o dereceye gelmiş ki, kimi tasavvufçulara göre tasavvuf, amellerin zahiriyle mukayyet olmaktan çok daha yücelere taşınmıştır.[11] Ayrıca onlardan bazısına göre, insanlar bildikleriyle amel ettiklerinde, Allah onlara bilmediklerini öğretir. Bu öğrettiği şey ise, amel sayesinde ortaya çıkan işari ilimdir.[12] Yüce Allah, amel sayesinde seçkin ve temiz kullarının kalplerini gizli ilimlere ve latif sırlara açar, Kur’an ilimlerinden Resulünün haberlerinden nadide ilimleri, güzel hikmetleri onlara verir. Kısaca söylemek gerekirse, tasavvuf ehli elde ettikleri farklı bilgilerin, ilimleriyle amel etmeleri sayesinde, Allah’ın kendilerine gaybden verdiği bilgilerden kaynaklandığını ileri sürmektedirler.[13]

Yine onlardan kimisine göre, Kur’an’da tedebbürü ve fıkhetmeyi emreden ayetlerin tamamı işari tefsirin delilleridir. Şu ayetlerde olduğu gibi: “Hiç Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?”[14]; “Bu kavme ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar.”[15] Bu ayetlerden hareketle deniliyor ki, Yüce Allah, kâfirlerin hiçbir sözü yani Kur’an’ı anlamadıklarını belirtiyor ve onları Kur’an üzerinde düşünmeye teşvik ediyor. Hâlbuki onlar Arap idiler ve elbette sözün kendisini yani zahirini anlıyorlardı. Öyleyse Yüce Allah, onların ayetlerde kastedilen asıl manayı anlamadıklarını söylemek istiyor. Onları, kendi ayetlerini düşünmeye davet ediyor ki, Allah’ın maksadını anlasınlar ki, maksad da batıni anlamdır. Bu nedenle batın kelimesinin geçtiği şu ayet de onlara göre tefsirlerinin meşruiyetine bir delildir.[16] “Allah size zahir ve batın nimetlerini bolca ihsan etti.”[17]

Bu bağlamda Sahabeden, Kur’an’ın derin anlamlar içerdiğine dair gelen rivayetlerin tamamının işari tefsire işaret ettiğini söylerler. Örneğin; Hz. Ömer hakkında şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Rivayet edilir ki, “Bugün size dininizi tamamladım...”[18] ayeti indiğinde sahabe sevinmiş, Hz. Ömer ise ağlamış ve şöyle demiştir: Kemalden sonra mutlaka noksanlık gelir. O bu ayet ile Hz. Peygamberin vefatının yaklaştığını hissetmişti. Gerçekten de öyle oldu ve bu ayetten sonra Resulullah, sadece seksen bir gün yaşadı.[19] Bu türden işari tefsirlerle Kur’an’ın batının, zahirinden daha üstün olduğu meselesini yoğun olarak işlemişlerdir.[20]

Aslında zahir-batın meselesi tarih boyunca tartışma konusu olmuş ve bu tartışma çağımızda da aynen devam etmektedir. Sözgelimi İslam tarihinde, Abbasiler döneminde ortaya çıkan ve uzun bir süre müslümanları meşgul eden Batıniyye denilen bir fırka, Kur’an’ın bir zahirinin ve bir de batınının bulunduğunu, maksadın zahir değil batın olduğunu, tıpkı çekirdeğin kabuğunun değil de içinin önemli olması gibi, nassların da zahirinin değil batınının önemli olduğunu savunmuşlardır.[21] Onlara göre batın, nassın zahiriyle amel etmeye engeldir. Bu nedenle nassların zahiriyle amel edenler cezalandırılmalıdır.[22]

Batıniler Kur’an ayetlerini ve İslam’ı tevil etmede o derece ileri gittiler ki, her somut, apaçık ve sınırları belli olan ameli, batınî bir sırra yordular. Allah’ın kitabını son derece uzak ve ilgisiz yorumlara çektiler, doğrudan-haktan uzaklaştılar. Tarihte daha başka isimlerle de anılan[23] bu grubun yolları ve görüşleri, dinde aşırılık ve kesin bilgiyi sarsıp ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildir.[24]

Bunlara göre, kim aklını gizli mana ve sırları araştırmakta kullanmaz da zahiri manalarla gaflete koşarak aklını işlemez hale getirirse, şüphesiz o, günah ve ağır mesuliyet bukağıları ile bağlanmış, esir edilmiştir. Bukağılar sözü ile şer’i mükellefiyetleri kasdetmektedirler. Çünkü kim batın ilmine sahip olur, bu mertebeye yükselirse, ondan teklif düşer, teklifin yükünden kurtulur.[25] Bu hükümlerini şu ayetten çıkarırlar: “...Onların ağır yüklerini, zor tekliflerini kaldırır.”[26]

Söz konusu edilen batınî görüşlerin ortak noktası, Kur’an’ın apaçık ifadelerinin gereğine bağlı kalınamayacağıdır. Hâlbuki açık ifadelerin gereğine güven ortadan kalkarsa, İslam için kendisine müracaat edilecek bir koruyucu, güvenilecek bir dayanak kalmaz.[27]

Kur’an’ın doğru anlaşılması konusunda, yukarıda bahsedilen türden pek çok sakıncayı ihtiva eden Batın iddiasının, tasavvuf ehli arasında kabul görmesinin farklı psiko-sosyal sebepleri vardır. Tarihi açıdan bakıldığında, İslam âleminde tasavvufun ortaya çıkışından özellikle de felsefi bir şekle bürünmesinden bu yana, tasavvuf ehli ile âlimler arasında birtakım tartışmalar yaşandığı görülmektedir. İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına yönelik söz konusu tartışmalarda, çoğunlukla ilim yönünden daha geri olan mutasavvıflar, ilim ehlinin getirdikleri deliller karşısında bocalayınca, kimi zaman kendilerinin nassların batınına vakıf olduklarını savunup, söylediklerinin o batına uygun olduğunu ileri sürmüş, kimi zaman da ilimlerini gizli kanallardan aldıklarını iddia etmiş[28] ve kendilerine karşı çıkanları kışır/kabuk ehli olmakla itham etmişlerdir.[29]

Netice olarak “batın iddiası”, bu fikri savunan tasavvuf ehli için tartışmalarda cankurtaran simidi gibi olmuştur. Çünkü hakiki ilim ehli ile aralarında bir tartışma çıkıp delil getirme konusunda aciz kaldıklarında iddialarının, nassların batınına uygun olduğunu, zahir ehlinin bunu anlayamayacağını ileri sürmüşlerdir.[30] Şiilerin de zahir- batın ayrımına özen göstermeleri, bu tür bir endişeden kaynaklanmaktadır.[31] Bilindiği gibi onlar, imamlarının masumiyetine inanmaktadırlar. Bu nedenle, imamlarının sözleri olarak nakledilen rivayetlerle dini nasslar arasında bir çelişki bulunduğunda, imamlarının sözlerinin nassların batınına uygun olduğunu ileri sürer ve böylece imamlarına nispet ettikleri masumiyet inancını korumuş olurlar.[32]

Tefsir ve tevil tarihinde, yukarıda bahsedilen türde “söylenen ve söylenmek istenen” ayırımına dayanarak, metnin ne söylediğinden çok, ne demek istediğine ağırlık verilmesi durumlarında, birtakım keyfiliklerin doğması kaçınılmaz olmuştur. Doğrusu, herhangi bir metin için olduğu gibi, Kur’an açısından da, belli bir ifadeyi, onun bir parçası olduğu dilin kullanım kurallarının dışına taşırarak anlamaya çalışmak asla doğru ve yerinde bir davranış değildir. Böyle bir yorum olsa olsa, keyfi ve gelişigüzel bir yorum ve anlama çabası olarak kalacaktır.[33]

Bir örnekle konuyu ve taşıdığı sakıncaları somutlaştıralım. Bilindiği üzere batın ve tasavvuf ehline göre, “Allah gaybı bilendir. Öyle ki, gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak elçileri içinde razı olduğu kimseler müstesna...”[34] ayetinde geçen hasırdan maksat, kahinleri, gaybdan haber verenleri ve cinlere uyan kimseleri bu hükmün dışına çıkarmak içindir. Cahil Araplar, cinlerle kaynaşıp haber verenlerin gayba muttali olduklarını sanmaktaydı. O kadar ki aralarındaki davayı onlara götürmekte, onların vereceği hükme razı olmakta idiler. Cenab-ı Hak, bu tür itikadların bozukluğunu gidermek, insanların aklına berraklığı getirmek ve onları doğru olana çevirmek için bu ve benzeri ayetleri indirdi. Nitekim bu çeşit itikadlara kapı açtığı için, gökleri sıkı bir muhafaza altına aldı ve kıvılcımlarla korudu, şeytanlar ve cinler artık göklerden haber alamaz oldular. O halde gayb konusundaki ilahi beyandan maksat, insanları hak üzerine toplamak, onları batıldan uzaklaştırmaktır. Velilerin verdiği haber, gösterdiği keramet sadece Haktandır, batıldan gelme değildir. Bu bakımdan ayetteki hasr, onları hükmün dışına çıkarmaz.[35] Hem Peygamber Efendimizin kalbine, ayetteki nur ışınları daha önceden gelir, o da böylece Cenab-ı Hakk’ın maksat ve muradını anlardı. Resulullah efendimiz böylece gayba muttali olunca, ümmetinden ona hizmet ve dostluk edenler, arkadaşları da buna nail olmuşlardır.[36]

Görülüyor ki, tasavvuftaki batın anlayışını temellendirmek için “gaybı bilmenin çerçevesi” oldukça geniş tutulmuş, Peygamberin hizmetçileri, dostları ve arkadaşları bu kapsama dâhil edilmiştir. Bu yoruma göre, yukarıda zikredilen ayet, sadece cahil Arapları, kâhinleri ve benzer konumdaki diğer insanları bağlar, veli kimseleri bağlamaz. Gerekçe olarak da, Peygamberin (s.a.s.) gaybı bilmesi gösterilir. Çünkü onlara göre, veliler Peygamberin hizmetçileridir, hizmetçi efendisiyle birlikte olduğundan, efendinin bildiği şeyleri hizmetçilerin de bilmesi gerekir. Hâlbuki ayetin açık ifadesine göre, gaybı, Allah’tan başka kimse bilemez, ayrıca O, gayb bilgisini sadece resullerinden dilediğine, seçtiğine bildirir, başka herhangi bir kimseye bildirmesi söz konusu değildir.

Verilen örnekten de anlaşıldığı üzere Kur’an ayetlerinin tefsirinde, Arap dil kurallarına riayet edilmeyip batıni mana mantığıyla hareket edilmesi, işari tefsirin, meşruiyet çizgisini zorlamasına kimi zaman da bu çizgiyi çiğnemesine neden olmuştur. O halde tasavvuf ehlinin batıni ilimlere vakıf oldukları, gaybı bildikleri, hatta Allah’la özel sohbetlerinin bulunduğu türünden iddialardan vazgeçmeleri ve tasavvuf dışından gelen eleştirilere kulak tıkamamaları gerekir. Zira her fikir veya düşünce, doğruluğunu Kur’an ve Sahih Sünnet ile test etmek durumundadır, oysa batın iddiası böyle bir imkânı ortadan kaldırmaktadır.



 

[1] Bk., İbnu’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Abdurrahman İbnu’l-Cevzî el-Bağdadî (V. 597 h.), Telbîsu İblîs, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, I. Baskı, Beyrut-Lübnan, 1403/1983, s. 185; Tasavvufun değişik tarifleri için bk., Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, IV. Baskı, İstanbul, 1994, s. 36-40; 

[2] Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 42

[3] Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 78

[4] Bk., İbnu’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, s. 190-191

[5] Bk., Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 78

[6] Bk., Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yayınları, s. 207

[7] “Âlimler, Kur’an-ı Kerim’e yönelik olarak tasavvufî bakış ile yapılan tefsirleri iki kısma ayırarak, insaflı ve tutarlı olana işaret etmişlerdir: Bunlardan biri, “nazari, yani teorik tasavvufi tefsir”; diğeri “işari veya feyzi tasavvufi tefsir” dir. Nazari tasavvufi tefsir, tasavvufunu birtakım felsefi öğretiler ve teorik konular üzerine bina etmiş olan mutasavvıfların, bu öğreti ve teorilerinin tesirinde kalarak yaptıkları tefsirdir. Feyzi veya işari tasavvufi tefsire gelince o da “Kur’an-ı Kerim ayetlerini, seyr-i sulük erbabının gönlüne doğan ve genel anlamda ayetlerin zahiri manalarına ters düşmeyip, zahiri manalar ile uyuşması mümkün olan bazı gizli işaretlere göre yapılan tefsirdir.” Bu ikisi arasındaki fark şudur: Nazari tasavvufi tefsir, önceden sufinin aklına gelen bazı ilmi mukaddimeler (tabiri caizse ön yargılar, peşin fikirler) üzerine bina edilmekte ve daha sonra Kur’an buna uydurulmaya çalışılmaktadır. İşari tefsirde ise, çoğunlukla önceden belli ilmi mukaddimelere (nazariyelere) dayanılmayıp, sufinin nefsini ruhi bir riyazata sokarak, ibarelerin/kelimelerin, sözlerin zahiri mana perdelerinin gerisindeki kutsi işari manaları görmesini sağlayan keşf mertebesine ererek yorumlar yapılmaktadır. Ayrıca nazari tasavvufi tefsiri yapan, kendi tefsirinden başka bir mananın ayetlerde bulunabileceğini de kabul etmezken, işari tefsir yapan mutasavvıf, ayetin, ilk okunuşunda akla gelen zahiri manasının, kendi tefsirinden önce olduğunu ve öncelikli mananın zahiri mana olduğunu, kendi tefsirinin de ayetten kastedilen manalardan biri olabileceğini kabul etmektedi